10 Ağustos 2009 Pazartesi

Biz İncinin Oluşması İçin...


... bir incinin oluşması için deniz veya istiridye yeterli midir? Eskilere göre bunun için birde Nisan Yağmuru lazımdır.
İnci ( dür, dürdane ), sedef denilen belli büyüklükteki deniz istiridyesinin karnında oluşur. Nisan mevsiminde sahile çıkan sedef, yağmurlarla birlikte kapakçığını açar, yağan rahmetten bir damla alıp denize dönermiş. Denizin tuzlu su ortamında bu saf yağmur damlası sedefin karnına oturur ve ona bir ıstırap vermeye başlar, o da bundan kurtulmak veya önlem olmak üzere su damlacığının çevresini salgıladığı bir sıvı ile kaplarmış. Bir müddet sonra salgının hükmü geçip sancı tekrar başladığında istiridye yeniden salgı üreterek karnındaki tanenin çevresini bir kat daha sıvıyla örer, böylece acıdan kurtulurmuş. Bu işlem devam ettikçe salgılanan sıvıda katılaşarak birbiri üstüne yapışır, katman katman büyür ve sonunda inci ortaya çıkarmış. Burada esas olan sedefin tek yağmur damlası ile denize dönmüş olmasıdır ki, bundan hasıl olan inciye dürr-i yek-dane ( tek inci) veya dürdane ( inci tanesi) denilir. Eğer sedef açgözlülük edip iki damla yutarsa karnındaki sancı arttığı gibi, yaptığı inci de patates gibi yamru yumru ve küçük olur, değeri azalırmış. Bazen inci ustalarının incileri delerken içinde su veya kum taneleri bulmaları buyüzdenmiş. Tek inciler, hem iri hem de yuvarlak olduklarından az bulunur ve ancak sultanlara hediye gidermiş.
...İstiridyenin ağzında inci olan o damla, yine nisan mevsiminde toprağın ısınmasıyla birlikte yeryüzüne çıkan yılanın ağzında bir damla zehre dönüşür.
(KAYNAK: Dört Güzeller (Toprak, Hava, Su, Ateş) – İskender Pala – Kapı Yayınları – syf:148)

Yağmur Duası



Yağmur duasının şartlarından biri de, duanın kabul olacağından şüphe duymamak, Allah’ın rahmetinden umutsuz olmamaktır.
Hoca merhum yağmur duasının ilk gününde yağmur yağmaz da, bu hususta serzenişte bulunanlara çıkışır: “ Siz zaten yağmur yağacağına inanmıyordunuz ki! ” “ Neden inanmayalım hoca efendi, işte dua ettik ya!... ”
Hoca da: “ İnansaydınız şemsiyeyle gelirdiniz!!! ” demiş.
(KAYNAK: Dört Güzeller (Toprak, Hava, Su, Ateş) – İskender Pala – Kapı Yayınları – syf:146)

Mezar Deyip Geçme!!!

Eskiden bir müslüman’ın kabri mermerden yapılacak olursa, lahdin kapak tabir olunan üst parçasında iki şey bulundurmaya dikkat edilirdi: Birincisi, kurdun, kuşun su içmesi için el ayası kadar bir yalakçık, diğeri de, yağmur suyunun mezar toprağına ulaşması amacıyla mermerin ortasına açılmış, bir karış çapındaki oval deliktir.
(KAYNAK: Dört Güzeller (Toprak, Hava, Su, Ateş) – İskender Pala – Kapı Yayınları – syf:141)

Kazdağları


Edremit’in Güre’sinde bir Sarıkız heykeli vardır. Sağ elinde bir değnek, sol eliyle beline yasladığı testiyi tutarak yürüyen bir köylü kızının tasviridir. Ayaklarına dolaşıp duran kazlar da etrafında...Anlatırlar ki, Kazdağları’nın Ayvacık yöresinden bir çoban, eşi ölünce küçük kızıyla gelip Güre köyüne yerleşir. Orada baba koyun çobanlığına başlar. İlkbahar da yaylaya, sonbahar da kışlamaya inerler. Bu zaman içinde hem baba da hem de gençlik çağına gelen güzel kızda ermişlik belirtileri görülmektedir. Baba yaşlanıp hacca gider. Giderken de kızını bir aileye emanet eder. Döndüğünde kızının adının kötüye çıkarıldığını duyar. Toplum onu ve sarıkızını dışlamaktadır. Bu hal adamın çok ağrına gider ve can paresine kıymak niyetiyle dağa çıkar. Dağ yolunda Sarıkız’a hakaret eden insanlarla karşılaşır ve fikir iyiden iyiye keskinleşir. Sarıkız ise hakikati masumiyetle anlattığı babasını inandıramamaktan bizar, susmaktadır. Bir ara can boğazına gelir ve kendisine hakaret edip laf atanlara cevap olsun diye yalnızca “ Suyunuz soğuk, kızınız kavruk olsun ” diyebilirdi. Nihayet dağ sıralarından bir tepeye çıkarlar. Baba abdest almak için Sarıkız’dan su ister. Kızın iki kez kendisine verdiği suyun tuzlu olması üzerine, bu defa tatlı su ister. Suyu anında vermemesinden dolayı şüphelenen baba, tuzlu suyu niçin verdiğini sorar. Kızı da: “ Acele ettiğin için denizden alıverdim ” der. Bunun üzerine Sarıkız’ın ermişliğine inanan baba mahcup, onu öldürmekten vazgeçer ve dağda terk edip gider. O anda dağın üzerine simsiyah bir bulut çöker. Dağdaki çobanlar bulut kalktıktan sonra geldiklerinde kızı bir tepede
( Sarıkız Tepesi ) babasını da 10 km. uzakta bir başka tepede ( Sarıkız’ın Babası Tepesi ) ölü olarak bulurlar! Halk baba ve kızı öldükleri yerde gömüp türbelerini çevirdikten sonra gerçekler ortaya çıkar ve o günden sonra sıradağlar da Sarıkız’ın anısına “ Kazdağları ” diye anılmaya başlar.
(KAYNAK: Dört Güzeller (Toprak, Hava, Su, Ateş) – İskender Pala – Kapı Yayınları – syf:138)

Bize Suyu Tanımla!!!


Dilbilimcilerden birine “ Bize suyu tanımla! ” dediklerinde birkaç gün mühlet istemiş. Kitaplar karıştırmış, araştırmalar okumuş, geceler boyunca binbir tanım yapmış, sonra bozup yeniden tanımlamış ve bir sabah küçük bir deri parçasının üzerine şunu yazdıktan sonra kimseciklere görünmeden o şehri terk edip gitmiş: “ Su, sudur kardeşim! ”
(KAYNAK: Dört Güzeller (Toprak, Hava, Su, Ateş) – İskender Pala – Kapı Yayınları – syf:61 )

Dağ Dağ Olalı...

Bir dağ her ne kadar yerkabuğunun üstünde görünürse de aslında o yaşadığımız dünyanın altyapısını oluşturan bir simetrinin yalnızca yarım yüzüdür. Ülkelerin sınırlarını çok zaman onlara bakarak çizeriz... Rüzgarları (hava) ve pınarları (su) onlar yönlendirir.
(KAYNAK: Dört Güzeller (Toprak, Hava, Su, Ateş) – İskender Pala – Kapı Yayınları – syf:37 )

Dünya Nerede Durur???

Eski Darülfünun müderrislerinden (profesörlerinden) merhum Ferit Kam’a; “ Dünya öküzün boynuzunda mı durur? ” diye sormuşlar. Üstat sınıfta bir ileri bir geri gitmiş, sağ başparmağını yeleğinin yan cebine takıp bir dakika kadar düşünmüş ve “ Yazın! ” demiş:
Ne taaccüp (şaşma) ediyorsun buna dünya derler
Duyulan herzelere onda nihayet yoktur
Yerin altında öküz var mı dedi bir meczup
Onu bilmem dedim; fakat üstünde pek çoktur!
(KAYNAK: Dört Güzeller (Toprak, Hava, Su, Ateş) – İskender Pala – Kapı Yayınları – syf:32 )