22 Haziran 2009 Pazartesi

KILLARI YOLUNMUŞ MAYMUN

"Zaman : Önemi yok.
Yer : Onun da…
Olay : Olay denilen “şey” nedir ki?"

Sıradan insan olmanın dehşetine bir göçmen olmak, Almanya’ da bir Türk olmak eklenince bunun size vereceği acıyı bir düşünün. Kaç nesil sürer, bir hiç olmadığınızı ıspatlamak. Kaç kişi olmalısınız var olabilmek için. Sadece bir yabancı olmak yetmez çünkü…

1988 yılı Birinci baskısını okuyorum kitabın. Şimdi okuduğuma üzülüyorum. Kurmaca yırtılıyor, okudunan her bölümle yazar belirginleşiyor yavaş yavaş. Tansiyonunuz düşüyor, bedeninizle ruhunuz çatışıyor, bölümlerin hayaletleri çevrenizde dolaşırken başınız dönüyor.
Romanda olayı “şey” kelimesine indirgeyip onunla oynuyor yazar.

Kitaptaki kılavuz söz şunları söylüyor :

“Bu kitap tek bir roman olarak okunabileceği gibi iki ayrı roman olarak da okunabilir. Okuyucu bu kitapta üçüncü bir roman okumak isterse, bölüm altlarındaki sayıları izlemesi gerekecek.”

Güney Dal için söyleyebileceğim çok az şey var. Ondan okuduğum İlk romandı Kılları Yolunmuş Maymun.

Yıldız Ecevit’e göre: “Edebiyat tarihi açısından bakıldığında, Batı’nın yüzyıl içine yaydığı modernist ve postmodernist gelişmeleri son yirmibeş-otuz yıl içinde birbirine harmanlayıp yaşayan Türk edebiyatında, postmodern çizgiyi bilinçli olarak ayırıp izleyen ilk Türk romancısıdır Güney Dal” (Cumhuriyet kitap, 28 Kasım 1998).















KILLARI YOLUNMUŞ MAYMUN
Baskı Tarihi : 1988
Sayfa Sayısı :360
SayfaYayınevi :Inter Yayinlari
Kategori :Türkçe Edebiyat
Yazar :Güney Dal

7 Haziran 2009 Pazar

Keyifli bir okuma

Evimizin güzel bir köşesinde bulunması gereken pek konforlu bir eşya. Kim istemez acaba?

26 Mayıs 2009 Salı

Bilge Karasu - Gece

Bazen kitaplığıma takılıyor gözlerim. Her bir kitabı sırayla tanıyorum önce. Onları aldığım anı düşlüyorum; neden kitapçı rafından çekildiklerini hatırlıyorum. Ne kadar zaman olmuş diyorum bazen. Zihin-takvimim onlar benim. Her biri bir anı / hayal / karar / yargı / kaçış / tadım / görüş / aldırış / aldanış / hüzün / bağlanış / unutuş getiriyorlar usuma, aynı anda.
Ama bir kitap var, “baskı” yı bana ilk yaşatan: GECE…
Yine Mersin’ deyim. Gece ile ilk tanıştığım şehir. Tanışıklığımız kapak resmi “ *Belki de bir düş” ile başlıyor.
Bilge Karasu’ nun düşü değil, kabusunu siz de görüyorsunuz.
O ilk andan itibaren Gece sizi de alıyor esaretine. Üzerinizde bir baskı kuruyor. Gece’ yi görmeye çalışıyorsunuz, olmuyor; okumak yetmiyor. Zaten Gece’ ye zorlanıyorsunuz.

Kapak resmi Abidin Dino' ya ait .
Bilge Karasu' yu okumak isterseniz, size tavsiye edeceklerim var:
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı - Bilge Karasu- 1970 - Metis Edebiyat
Göçmüş Kediler Bahçesi - Bilge Karasu - 1979 - Metis Edebiyat
Ne kitapsız, Ne kedisiz - Bilge Karasu - 1994 - Metis Edebiyat
Öykülerde Dünyalar - Füsun Akatlı - 1998 - Kırmızı Yayınları
Bilge Karasu Aramızda - 1997 - Metis Edebiyat

7 Mayıs 2009 Perşembe

Hızlı Düşün, Sakin Ol, Güçlü Görün

Adamın biri Afrika'da safariye çıkarken yanına minik köpeğini de almış.Minik köpek ormanda dolaşıp kelebekleri kovalar, çiçekleri koklarken kaybolduğunu farketmiş.Ne yapacağını düşünürken bir de bakmış ki, karşıdan bir leopar geliyor ve belki günlük yiyeceğini arıyor.
"Şimdi başım dertte" diye düşünmüş minik köpek. etrafına bakmış yerde kemik parçalarını görmüş. Hemen arkasını leoparın geldiği yöne dönerek kemikleri yemeye başlamış. Bu arada da arkadaki hareketi kestirmeye çalışıyormuş. Leopar tam saldıracakken minik köpek kendi kndine konuşmaya başlamış:
"Ne kadar lezzetli bir leoparmış, acaba etrafta bundan bir tane daha varmıdır?"
Bunu duyan leopar bir an donmuş kalmış ve en yakındaki ağaca tırmanarak dalların arasına saklanmış.
Bütün bunlar olup biterken bir başka ağacın üstündeki bir maymun onları izliyormuş.Bildiklerini kullanarak leoparın yiyecek olarak kendisine saldırmasından kurtulacağını düşünmüş. Leoparın yanına gelerek neler olduğunu anlatmış. Leopar köpeğin yaptıklarına çok sinirlenmiş ve maymuna:
"Atla sırtıma gidip şunu yakalayalım" demiş.
Ancak minik köpek neler olduğunu ve leoparın sırtında maymunla birlikte yaklaştığını fark edince:
"Şimdi ne yapacağım?"diye düşünürken kaçmaya teşebbüs etmemiş. Bunun yerine yine kemikleri yemeye devam etmiş.
Tam leopar saldıracakken yine kendi kendine konuşmaya başlamış:
"Bu aptal maymun da nerede kaldı? Yarım saat önce bir leopar daha getirsin diye gönderdim, hala haber yok."
İşte zeka böyle birşey:
Hızlı düşün, sakin ol, güçlü görün, düşmanını kendi silahı ile yen.

Kaynak: 9-Kasım-2008 / Vatan Gazetesi

Karakuşi Hükümler

Münasebetsiz yorumlara, yanlış hükümlere akıl ve izan dışı cezalara "Karakuşi Hükümler" deniliyor.
...Karakuş, Selahaddin-i Eyyubi'nin veya amcası Şirkuh'un kölesiyken çalışkanlığı ile ve birtakım hizmetleri ile önemli mevkilere çıkıyor.
Karakuş, yüksek himmet sahibi kimseydi.
İşte "Karakuşi Hükümler"e birkaç örnek:
Bir eve giren hırsız, ceplerini doldurduktan sonra pencereden kaçmak istiyor. Pencere gevşek olduğundan ayağı kayıyor ve yere düşüp ayağını kırıyor. Ertesi sabah yakalanacağından korkarak, valinin huzuruna çıkıyor:
"Efendim, benim asıl mesleğim hırsızlıktır. Dün bir eve girip birşeyler çaldım. Pencereden çıkmak istedim, fakat çerçevesi gevşek olduğundan düşüp ayağımı kırdım." diyor. Karakuş bu evin sahibi kimse huzuruna getirmelerini emrediyor. Ev sahibi gelince, penceresini gevşek yaptığı, böylece hırsızın düşmesine sebep olduğundan onu hapisle tehdit ediyor.
Zavallı ev sahibi ürkek bir sesle:
"Bu marangozun hatasından kaynaklanıyor, ben ona parasını tam olarak ödedim. Fakat o işini noksan yapmış, bitirmeden bırakıp gitmiş." diyor. Bunun üzerine vali, marangozu çağırtıyor. İşini ihmal etmek suretiyle bir vatandaşın hayatını tehlikeye attın, diyor. Marangoz itiraz ediyor:
"Efendim, benim bir hatam yok, ben pencereyi tamir ederken, üzerinde parlak ve kırmızı elbise bulunan bir kadın geçiyordu. Onun güzelliğine o kadar kapıldım ki son çiviyi eğri olarak çiviledim!" diyor.
Vali, güzelliğini teşhir eden bu kadını bulduruyor. Ona marangozun işini tam olarak yapmasına engel olmakla bir yurttaşın hayatını tehlikeye sokmakla itham ediyor. Kadın:
"Benim güzelliğim Allah'tan geliyor. Elbiseme o parlak rengi veren boyacıdır. Dolayısıyla asıl suçlu boyacıdır." diyor. Elbise boyacısı huzura getiriliyor, boyacı elbiseyi bu şekilde boyayanın kendisi olduğunu itiraf ediyor. Boyacını ileri sürebileceği hiçbir mazaret bulunmadığından bu adamın hapishanenin önünde asılması, cesedinin iki gün asılı bırakılması emrediliyor. Boyacı derhal idam mahalline götürülüyor. Fakat boyacıyı asmaya geldikleri zaman adamın çok uzun boylu olduğu görülüyor. Durum valiye arzediliyor. Vali:
"Daha kısa boylu bir elbise boyacısı bulun ve onu asın" emrini veiyor!!!
* * *
Adamın biri diğer bir adamdan şikayette bulunarak alacağını vermediğini söylüyor. Karakuş sorunca verecekli olan: "evet, borcum var ancak elime para geçtiği zaman bu adamı arıyorum fakat bulamıyorum. Tam aksine parasız olduğumda kendisine rastlıyorum."diyor. Bunun üzerine Karakuş alacaklıya: "Seni hapsedeceğim, yerin belli olsun ki bu adam eline para geçince getirip sana borcunu ödesin!"diyor.

Kaynak: Kültür Dünyamızdan Manzaralar / Dursun Gürlek / Kubbealtı Neşriyat

Darhane Çorbası

Yavuz Sultan Selim, bir gün İstanbul'un ara sokaklarında dolaşırken rastgele bir eve girmiş. Fakir bir aileyle karşılaşmış. Evin hanımı padişahı karşısında görünce heyecandan ne yapacağını şaşırmış. Deyim yerindeyse eli ayağına dolaşmış. Köşede bucakta, kilerde, avluda kuru gıda maddesi olarak ne bulduysa alelacele bir kazana doldurup ocağa sürmüş. Beş, on dakika sonra bu şaşkın aşını padişaha takdim edip, utana sıkıla "buyurunuz efendim darhane çorbası" demiş. Fakir, yoksul ev anlamına gelen "darhane" zamanla halkın dilinde "tarhana"ya dönüşmüş.

Kaynak: Kültür Dünyamızdan Manzaralar / Dursun Gürlek / Kubbelaltı Neşriyat

Hipokrat Yemini


Hep merak etmişimdir zaten!!!!

Hekimlik mesleği üyeleri arasında katıldığım şu anda yaşamımı insanlık yoluna adayacağımı açıkça bildiriyor ve bunu üstleniyorum.
Hocalarıma karşı yaraşır oldukları gönül borcumu her zamana koruyacağım.
Sanatımı vicdanımın buyrukları doğrultusunda onurla yerine getireceğim.
Hastamın sağlığını başkaygım sayacağım.
Kendini ellerime bırakan kimselerin sırrını saklayacağım.
Hekimlik mesleğinin onurunu ve temiz töresini sürdüreceğim.
Meslektaşlarım kardeşlerim olacaktır.
Din, milliyet, ırk, siyasal eğilim yada toplumsal sınıf kaygılarının görevimle hastam arasına girmesine izin vermeyeceğim.
İnsan yaşamına ana karnına düştüğü andan başlayarak, kesinlikle saygı göstereceğim.
Baskı altında bile olsa tıp bilgilerimi insanlık yasalarına karşı kullanmayı kabul etmeyeceğim.
Bunları yapacağıma açıkça, özgürce ve namusum üzerine and içerim."

Kaynak: 1-Mayıs-2008 / Cumhuriyet Kitap / Sayı:950 / syf:32